Evliya Çelebinin torunları muhafazakar kanallarda türlü ilginçlikler sergiliyor son zamanlarda. Şu sıralar ekranlarda uzun yol hikayeleri ve gezi programları moda.
Aralarında elinden bira şişesi düşmeyen biri olarak daha önce televizyon ekranlarında arzı endam eden bir zatın da bulunduğu gezginler eline aldıkları mikrofonlarla köşe bucak gezip sözde Anadolu insanının yaşamlarını ekranlara yansıtıyorlar. Ancak adına gezi programları denilen bu yapımlarla Anadolu insanı adeta maskaraya çevriliyor.
Gayrı ciddi diyaloglarla, sulu şakalarla insanları küçük düşüren ve neredeyse onlarla alay eden, işi bir şova dönüştüren ve adeta magazinleştiren bir bakış açısı hakim programlara. Tayfun Talipoğlunun yol hikayeleri ile kıyaslandığında oldukça sığ ve laçka programlarla karşı karşıyayız.
Başından sonuna kadar izlendikten sonra gezilen yöreyle ya da yörede yaşayan insanlarla ilgili kayda değer hiçbir bilgi, malumat edinemiyorsunuz. Yapılan yayın, bırakın toplumbilimcileri veya sosyologları sade insanların dahi istifadesine sunulacak içerikte değil. Kısacası Anadolu insanı ve onun değerleri magazine kurban ediliyor.
Gidip gezilen yörelerin ekonomik ve sosyal yapısından çok, insanları üzerinden komedi malzemesi çıkarılıyor.
Hayatında belki de ilk defa kamerayla tanışan insanlar programcıları karşılarında görünce başlıyorlar marifetlerini dökmeye. Kimi zil takıp oynuyor, kimi hayvan sesi çıkarıyor, kimi taş fırında pişirdiği koca kuzuyu nasıl mideye götürdüğünü gösteriyor. İnsanların bir elinde davul bir elinde zurna hiç umurlarında değil dünya.
Bu programları izleyenler Anadolu insanının hiçbir sıkıntısının olmadığını, pembe bir dünyada yaşadıklarını zannediyor. Ekip biçemediği tarlasından, hükümetin ürünlerine koyduğu kotadan hiç bahsedilmiyor.
Param pulum yok ama börekler açarım sana
Ekonomik dar boğazdan ve işsizlikten dolayı köyden kente göç yıllardan beri almış başını gitmiş bir haldeyken, ziyaret edilen yerlerde karşılaşılan bolluk hayatın gerçekleriyle bir tezat teşkil ediyor. Yaşam kalitesinin düşüklüğünden sıkça söz edebileceğimiz yörelerde baklava, börek açan hanım görüntülerine sıkça rastlamak bu programların yörenin gerçeklerini yansıtmadığını söylememiz için gerekli malzemeyi bize sağlıyor.
Elektriği, suyu, yolu olmayan köylere sanki her an bir zevk-i sefa içerisinde yaşıyorlarmış gibi bir izlenim vermek bu programların “bölgeyi tanıtma” misyonuna çokta uymuyor.
Sahte samimiyet gösterilerine de şahit oluyoruz bu programlarda. Her yaşlı kadın “ana”ları oluveriyor. Programcılar onların dizinde yatıp yuvarlanıyor.
Saygısızca ve fütursuzca şov yapılıyor, insanlarla alay ediliyor. 80 yaşındaki bir adamı karşılarına alıp ona aşkı soruyorlar. Yıllarca çile ile yoğrulmuş, darbeler, krizler, savaşlar, kavgalar görmüş adeta Türkiyenin yaşayan ayaklı tarihi bir insana saygısızca aşk hayatını soruyor, türlü sululuklar yapıyorlar ve bu sahte samimiyet gösterileriyle Anadolu insanının değerlerini belli ki hiçe sayıyorlar. Allah aşkına yaşı cumhuriyetle denk bir insana “yengeyle nasıl tanıştınız?” sorusu sorulur mu? Soracak başka soru mu kalmadı? 27 Mayısı, 12 Eylülü, köy enstitülerini, tek parti dönemini, yetmiş cente muhtaç olduğu günleri, neden sormuyorsun? Her seçim öncesi köylerine gelerek türlü vaatlerde bulunan politikacıları neden sormuyorsun. Varsa yoksa nasıl aşık oldun, çeşmede mi tanıştınız? Gibi absürd sorular. Adam utanmasa gerdeğe nasıl girdiklerini soracak.
Bu tip programlar bize iffet ve haya timsali Anadolu insanı figürünün de zaman içerisinde aşınmaya başladığını gösteriyor. Gelinler eşlerine açmadıkları duvaklarını programcılara açıyor. Programcı namahremi olduğu bir sürü kadının içinde çok rahat hareket edebiliyor. Kadın erkek ayrımı gözetmeksizin herkesle kucaklaşabiliyor hatta gelin çağında genç kızlarla “şaka yollu cilve” bile yapıyor. Kimse de kalkıp destur demiyor.
Bu programların sonu nereye varacak şimdilik kestiremiyoruz. Ama söz konusu yapımların hiçbir değer tanımayan televizyonlarda yayınlanan programlar kadar tahribata sebep olduğunu söyleyebiliriz. Bir tarafta manevi değerlerin alt üst edildiği programlar, diğer taraftan örf, adet, gelenek ve göreneklerin sululaştırıldığı bu programlar. Televizyon denen renkli cam artık tahammül edilemez bir noktaya vardı.
Efendim, Anadolu insanının eğlenmeye hakkı yok mudur? Elbette vardır. Bu ülke bağrından Keloğlanları, Nasreddin Hocaları boşa çıkarmamıştır. Lakin bir şartla eğlenirken düşüneceksin. Nasrettin hoca fıkralarının her birinin anafikrinden bir kitap yazılabilir. Bu programlar eğlenirken düşündürmüyor. Sadece eğlendiriyor, o kadar. Ona da eğlence denilirse tabi.
Hırsızın hiç mi suçu yok?
Yine o kısırdöngüden ibaret sorumuzu soralım. Televizyon programlarının bu seviyeye gelmesinde televizyoncular mı suçlu yoksa halk mı? Suç insanların dizine yatan sunucunun mudur yoksa dizine yatılmasına ses çıkarmayanın mıdır? Suçlu önce “bu ne biçim program” deyip sonra o programa rating rekorları kırdıran halk mı? Yoksa bu programları yayına sürenler mi? Bize göre bu tarz programları üretip halka sunanlar ne kadar suçlu ise bu programlara prim veren bizler de o kadar suçluyuz.
Dindar geçinen ailelerin dahi evlerinin baş köşelerine koydukları televizyonlarda tahrip seviyesi yüksek programların izlendiğini hepimiz biliyoruz. Ehveni şer diyerek izlediğimiz güya alternatif programların dahi cılkı çıktı. Halbuki kanal değiştirmek insanların ellerindeki kumanda kadar yakın. Doğrusu ise kumandayı bir köşeye koyup televizyonun fişini çekmekten geçiyor aslında. Yoksa bu beyaz cam bizi bozacak gibi.
Hamdi Yılmaz / Anadolu Gençlik Dergisi Nisan 2007
25 Kasım 2007 at 12:04 pm
Kardeşim, herkeşlerde senin bloğa reklam neyim verdim sanacak!
benide reyting şeylisi sanmasınlar sora!